MAKALELER >

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTKASI VE AB - Hüseyin Oğuz ALBAYRAK

ANA SAYFA
HAKKIMIZDA
MAKALELER
ATATÜRK
DUYURULAR
ETKİNLİKLER
BAĞLANTILAR
İLETİŞİM
 
 

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE AB

Hüseyin Oğuz ALBAYRAK*

 

Ülkemizde son yıllarda bir AB sevdası almış başını gitmekte... AB bu kadar lüzumlu bir şey midir? Alternatifi yok mudur? Bir kere böyle bir birliğe girme ihtimalimiz var mıdır? İnsanın aklına bunlara benzer birçok soru geliyor.

Bu konularda karar verebilmek için, öncelikle tarihin iyi okunması lazım. Araştırmamda Atatürk dönemi Türk dış politikasını, mümkün olduğunca ulu önderin sözleri ışığında ortaya koymaya çalıştım.

Balkan ve Sadabad Paktı

Osmanlı Devleti'nin yıkılması ile ortaya çıkan bir çok sayıdaki devlet, geniş bir nüfuz coğrafyası oluşturmaktaydı. Atatürk, yaklaşan ikinci dünya savaşının farkındaydı ve bir çok öngörüde bulunmaktaydı.

1932 yılında, Amerika Genelkurmay Başkanı General Mac Arthur'la yaptığı görüşme sırasında söylemiştir:

“Avrupa devlet adamları, başlıca anlaşmazlık konusu olan mühim siyasî meseleleri, her türlü millî egoizmlerden uzak ve yalnız umumun yararına olarak, son bir gayret ve tam bir iyi niyetle ele almazlarsa, korkarım ki felâketin önü alınamayacaktır.Zira, Avrupa meselesi İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlıklar meselesi olmaktan, artık çıkmıştır.Bugün Avrupa'nın doğusunda, bütün medeniyeti ve hattâ bütün insanlığı tehdit eden yeni bir kuvvet belirmiştir. Bütün maddî ve manevî imkânlarını, topyekûn bir şekilde, dünya ihtilâli gayesi uğruna seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz malûm olmayan yepyeni siyasî metotlar uygulamakta ve rakiplerinin en küçük hatalarından bile, mükemmel istifade etmesini bilmektedir. Avrupa'da vuku bulacak bir harbin başlıca galibi ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya'dır; sadece bolşevizmdir. Rusya'nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok harp etmiş bir millet olarak, biz Türkler, orada cereyan eden hâdiseleri yakından takip ediyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan doğu milletlerinin zihniyetlerini mükemmelen istismar eden, onların millî ihtiraslarını okşayan ve kinleri tahrik etmesini bilen bolşevikler, yalnız Avrupa'yı değil, Asya'yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almışlardır.” (1) (1932)

“İtalya, Mussolini'nin idaresi altında şüphesiz büyük bir kalkınmaya ve gelişmeye erişmiştir.Eğer Mussolini, gelecekteki bir harpte İtalya'nın görünürdeki heybet ve azametini, harp haricinde kalmak suretiyle, gerektiği şekilde istismar edebilirse, barış masasında başlıca rollerden birini oynayabilir. Fakat korkarım ki İtalya'nın bugünkü şefi, Sezar rolünü oynamak hevesinden kendisini kurtaramayacak ve İtalya'nın askerî bir kuvvet yaratmaktan, henüz çok uzak olduğunu derhal gösterecektir.” (2) (1932)

“Bence, dün olduğu gibi yarın da Avrupa'nın mukadderatı, Almanya'nın alacağı vaziyete bağlı bulunacaktır. Fevkalâde bir dinamizme sahip olan bu yetmiş milyonluk çalışkan ve disiplinli millet, üstelik millî ihtiraslarını kamçılayabilecek siyasî bir cereyana kendisini kaptırdı mı, er geç Versay Antlaşması'nın tasfiyesine girişecektir.” (3) (1932)

“Çok zaman geçmeden Avrupa'da bir fırtına kopacak, bu müthiş kasırga, dünyanın her tarafına yayılacak ve insanlık umumî bir harp felâketinin bütün kötülükleri ile bir kere daha karşılacak! Bu kanlı, tehlikeli durumda tarafsız kalmak, harbe katılmamak ve devlet gemisini bu fırtına ortasında hiçbir mâniaya çarptırmadan yöneterek harp dışında ve barış içinde yaşamaya çabalamak, bizim için hayatî önem taşımaktadır.” (4) (1938)

Bu sözlerinde üzerinde durduğu gibi, Atatürk savaşın çıkacağından emindi. Türkiye, dünyanın gireceği bu yeni macerada kendisine uygun bir konum yaratmalı ve belki de ortaya çıkan karışık durumdan istifade edebilmeliydi.

İsterseniz biraz da tarihin derinliklerine inerek, büyük imparatorlukların parçalanışlarından sonra yürüttükleri siyasetleri inceleyelim.

İngiltere, Viktorya döneminden çıktığında güneş batmayan imparatorluk ünvanını çoktan elde etmişti. Dünyanın çoğunu sömürgesi haline getiren İngiltere'nin artık önüne çıkabilecek bir kuvvet görülmemekteydi. Ancak gerek içine girilen I. Dünya Savaşı, gerek doğu milletlerinin Türkiye'nin kuruluşundan sonra girdikleri uyanma dönemi İngiltere'nin elindeki sömürgeleri birer birer bırakmasına neden oldu. Ancak İngiltere işini bildiği için, çekildiği topraklara yönetim mekanizmasını ve kültürünü bıraktı, sonrasında da kurduğu “common wealth” ile oralardaki etkinliğini halen sürdürüyor.

Rusya, tarihinin her döneminde diğer milletlere ait toprakları alıp, onları elinde tutmayı sürdürmüştür. Rusya'nın iki tane kırılma noktası olmuştur: İlki çarlığın yıkılması, ikincisi ise SSCB'nin yıkılışıdır. Çarlığın yıkılışı sırasında bolşevikler doğudaki Türk topluluklarına özgürlüğü vaat edip onları yanlarına çekmişler, gevşek bir yapı ile onları bir araya getirmiş ve yanlarında kalmaları için her türlü serbestliği sağlamışlar, ancak Ruslar gerekli kuvveti topladıktan sonra Türk topluluklarını yine boyunduruk altına almışlardır. İkinci kırılma noktasında, yani SSCB'nin yıkılması sonrasında ise yine Ruslar işlerini bilmişler, başta mümkün olduğunca serbest bir yapı ile diğer muhtar devletleri yanlarında kalmaya ikna ettikten sonra, şimdi bu muhtar devletleri daha merkezi bir yapıyla kendilerine bağlamaya çalışmaktadırlar. Son dönemde Rusya İKÖ'ne girmeyi düşündüğünü bile açıklamıştır.

Şimdi de Türkiye'ye gelelim. Osmanlı devletinin yıkılışından sonra bu topraklarda oluşan geniş otorite boşluğu, Türkiye'ye yeni oluşumlara gayet açık bir alan sunmuştu. Atatürk, yaklaşan savaşın da sağladığı hava ile iki tane yeni oluşum ortaya çıkardı. Balkan Antantı ile Sadabad Paktı.

Balkan Antantı Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya arasında imzalandı. Eğer Balkan dışı bir devlet anlaşmaya bağlı devletlerden birine saldıracak olursa anlaşmaya bağlı devletler birleşip bu saldırıya karşı koyacaklardı. Türkiye eğer Rus-Romanya savaşı çıkarsa saldırmayacağını, Yunanistan ise İtalya ile savaşmayacağını belirtti.

Sadabad Paktı ise, İran, Türkiye, Afganistan ve Irak arasında imzalanmıştı. 5 yıl süreyle imzalanan bu anlaşmayla taraflar; Milletler Cemiyeti ve Briand-Kellog Paktına bağlı kalmayı, birbirlerinin içişlerine karışmamayı, ortak sınırlara saygı göstermeyi, birbirlerine karşı herhangi bir saldırıya girişmemeyi taahhüt ediyorlardı. Böylece Türkiye Batı'dan sonra Doğu'da da bir güvenlik sistemi kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiştir.

Dış Türkler Politikası

Atatürk, bulunduğu dönemin şartlarını çok iyi değerlendiren ve şartlara en uygun tavrın ne olacağını bilen bir insandı. Osmanlı dönemindeki hezimetlerin nedenlerini çok iyi analiz etmiştir.

"Büyük hayaller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini, kinini bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz Panislâmizm yapmadık; belki "yapıyoruz, yapacağız!" dedik. Düşmanlar da "yaptırmamak için bir an evvel öldürelim!" dediler. Panturanizm yapmadık, "yaparız, yapıyoruz!" dedik, "yapacağız!" dedik ve yine "öldürelim!" dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavram bundan ibarettir. Biz böyle, yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını artırmaktan ise tabiî duruma, meşru duruma dönelim; haddimizi bilelim. Biz yaşama ve bağımsızlık isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı esirgemeden veririz!" (5)

Atatürk, dış Türkler ile ilgili devlet politikalarının hassasiyetle yürütülmesini sağlamaya çalışmıştır. Sovyetlerin ürkütülmemesini sağlamak için bir yandan çeşitli zamanlarda Orta Asya ile ilgilenmediğimizi Sovyetler'e bildirip onları sakinleştirirken, bir yandan da Sibiryaya değin uzanan Türk topraklarında konuşulan Türk lehçelerinin araştırılmasını, Türklerin yaşadığı diğer bölgelerden öğrencilerin Türkiye'de yetiştirilip, ülkelerine dönmelerini sağlamıştır.

Atatürk, dış Türklere ilgisini şu sözünde açıkca belirtmektedir.

"Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inanci bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir..." (6)

Dış Türklerle iletişim kurabilmek için öncelikle ortak bir dilin bu topraklara hakim olması gerekiyordu. Ne var ki Türkiye'de bile dil Türkçe'den hayli uzaklaşmıştı. Öncelikle köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliydik.

"Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." (7)

Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla şimdiki Türk Dil Kurumu'nu kurdu. Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin amacı, "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek" (8) olarak tespit edilmişti.

Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçe'de çok hızlı bir arılaştırma akımı da başladı. Bizzat Atatürk'ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürdü; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçildi. Atatürk'ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu oldu ve özellikle 1960'tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etti. 1980'den sonra tartışmalar duruldu, bilimsel çalışmalar hız kazandı.

1931'de de Türk Tarih kurumu kuruldu. Türk Tarih Kurumu, derhal Türk Tarihi ile ilgili çalışmalarını başlattı.

Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bıraktı. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk'ün mirasından karşılanmaktadır.

"Bir ulusal eğitim programından söz ederken, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tümüyle uzak, ulusal kişiliğimiz ve tarihimizle uyumlu bir kültür kastediyorum. Çünkü ulusal dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye değin izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, ortamla uyumlu olmalıdır. Bu ortam ulusun öz benliğidir." (9) sözüyle de Atatürk'ün işaret ettiği gibi, ulus devlet, tarih ve dil konusunda araştırmalarını yapıyor, Türk kimliğinin köklerine iniyor, kazanımları da ulusal eğitim programıyla ulusun evlatlarına aşılıyordu.

Türkiye'de okuyan dış Türkler ise, ülkelerine döndüklerinde bu ulusal kültürün elçileri oluyorlardı. Türk topluluklarının arasında kültür birliğini sağlamanın da zaten başka bir yolu yoktu.

Atatürk, Türkiye'nin sınırı yanıbaşında yer alan Türk topluluklarından da bağını asla kesmemiş, onlarla ilgilenmiştir. Hatay'ın anavatana katılmasında büyük rol oynamış, Musul ve Kerkük'ün geri alınması için uğraşmış ancak Dersim isyanı ile bu hareketi yarıda kesilmiş, kaybedilen zamanda İngilizler birliklerini bu bölgeye yığmışlardır.

Kıbrıs hakkında ise "Efendiler! Kıbrıs düşman eline geçerse ikmal yollarımız kapanır. Kıbrıs'a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir." (10) demiştir. Biliyorsunuz Kıbrısta yaşayan Türkler o zamanlar dış Türkler durumundaydı. (Gerçi şu an da o duruma gelmek üzere)

Atatürk asla dış Türklere olan ilgisini kesmemiş, ufka bakmış ve geleceğin neler getireceğini tahmin etmiştir.

Avrupa Birliği

Avrupa birliği, ilk olarak kömür-çelik topluluğu şeklindeki bir projeyle başlamıştır. Daha sonra AB'ye dönüşen bu yapı, Avrupa'ya Amerika tarafından dayatılmakta olan bir projedir. Projenin esas amacı, bu yapıda yer alacak olan ulus devletlerin söz sahibi olamayacağı, atanmışlar meclisi şeklindeki bir parlamento yardımıyla Amerika tarafından yönetilmesidir.

Türkiye ise, AB tarafından uzun zamandır kapıda oyalanmakta, ne içeri alınmakta, ne de kendi haline bırakılmaktadır.

Bunun batı için çok büyük avantajları vardır. Batı, Türkiye'yi birliğe alma vaadiyle istediği bir çok tavizi alma şansını elde etmekte, Türkiye'nin bölgede kilit rolü oynayıp ayrı bir nüfuz merkezi oluşturmasını engellemekte ve aynı zamanda Türkiye üzerinden Ortadoğu coğrafyasında söz sahibi olmaya çalışmaktadır.

Avrupa, zaten bir çok eski doğu bloğu ülkesinin birliğe girmesiyle bütünleşme süreci zora girmişken, bir de Türkiye ile uğraşmayı asla istemeyecektir.

Oysa Türkiye'den çok daha kötü durumda olan devletler şu an bu birliğe üye durumundadırlar. Atatürk, 6 Mart 1922 yılında TBMM'nde:

"Efendiler,

Bir şeyin zararıyla bir şeyin imhası ile yükselen şeyler bittabii o şeyden zarara uğrayanı alçaltır. Hakikaten Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki; Hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.", demiştir. (11)

Bu sözüyle Atatürk'ün vurguladığı gibi Avrupalı asla Osmanlıyı unutmayacak, Türk'ü asla güçlü görmek istemeyecek, Türk'ü yok etmek için her türlü yolu deneyecektir. AB hayaliyle bu milleti oyalamanın, bizi kültürümüzden ve vatanımızdan etmeye çalışan güçlere çanak tutmanın manası yoktur.

 

 

DİPNOTLAR

* Bilgisayar Mühendisliği Lisans Öğrencisi

(1) Cumhuriyet gazetesi, 8. 11. 1951

(2) Cumhuriyet gazetesi, 8. 11. 1951

(3) Cumhuriyet gazetesi, 8. 11. 1951

(4) Nihat Reşat Belger, Ulus gazetesi 10. 11. 1961

(5) 1921 (Atatürk'ün S.D. I, s. 195 -196)

(6) Orta(daki) Asya Ülkeleri, Mustafa Balbay Cumhuriyet Kitapları  

(7) MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ sayfa 160, Cumhuriyet ve Dil/Toplumsal Birlik Açısından Dilin Önemi Recep Özkan

(8) http://www.tdk.org.tr/kur.html

(9) Atatürk'ün Musiki Anlayışı TC Kültür ve Turizm Bakanlığı http://www.kultur.gov.tr/aregem/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF8FE9074FF19B000509B7BF3A53757A00

(10) www.kibris.kemalist.org KIBRIS İÇİN PROPOGANDA DERSLERİ - Hüseyin Mümtaz

(11) Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi Atatürk Sunuları http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/slayt/Ataturk%20-%20'Hangi%20Medeniyet%20var%20ki...'.pps

 

 

 

    © Sercan ANGI